Bekir Yılmaz Yazdı: "Öfkeyle Kalkıyoruz, Zararla Oturuyoruz"

Abone Ol

“Öfkeyle kalkan zararla oturur.”

Büyüklerimiz bu sözü boşuna söylememiş. Çünkü onlar öfkenin ne olduğunu bizden daha iyi bilirdi. Ama öfkelerini de bizim gibi klavyenin başına oturup üç saniyede dünyaya ilan etmezlerdi!

Eskiden insan kızardı, biraz yürürdü. Köydeyse çeşmeye gider, bir tas su içer, belki tarlaya doğru bakar, öfkesi geçince konuşurdu.

Şimdi?

Telefon elimizde…

Bir mesaj geliyor, sinirleniyoruz.

Bir paylaşım görüyoruz, daha da sinirleniyoruz.

Birisi fikrimize ters bir cümle kuruyor, parmaklar hemen klavyeye gidiyor.

Daha öfkemizin sebebini tam anlayamadan “Gönder” tuşuna basıyoruz.

Sonra da…

“Ben bunu niye yazdım?”

İşte o cümle, bazen bütün ömrün en pahalı cümlesi oluyor.

Çünkü öfkeyle yazılan bir mesajı silebilirsiniz ama karşı tarafın kalbinde bıraktığınız izi silemezsiniz.

Öfkeyle söylenen bir sözü geri alabilirsiniz ama o sözün kulağa girdiği anı geri alamazsınız.

Bir insanı kırdığınızda “Şaka yaptım.” demek kolaydır.

Ama kırılan kalbe “Şakaydı” demek, ne yazık ki kalbin ağrısını dindirmiyor.

Günümüzde insanın öfkelenmesi için fazla bir sebebe ihtiyacı yok.

Trafikte biri önünüze kırar, sinirlenirsiniz.

Markette sıra biraz uzar, sinirlenirsiniz.

Sosyal medyada biri sizin düşüncenizin aksini söyler, sinirlenirsiniz.

Birisi mesajınıza geç cevap verir, “Beni önemsemiyor.” dersiniz.

Birisi cevap verir, bu defa “Üslubuna bak!” dersiniz.

Yani anlayacağınız…

Bir “görüldü” işareti bile bazen insanları kızdırıyor.

Karşı taraf sadece mesajı görmüş…

“Niye cevap vermedi?”

“Bana mı kızdı?”

“Kesin bir şey oldu.”

“Beni küçümsüyor.”

“Ben de ona gereken cevabı veririm!”

Belki işi vardır.

Belki cevap verecek vakti yoktur.

Ama biz, daha gerçek sebebi öğrenmeden kendi senaryomuzu yazıp kendi filmimizi çekiyoruz.

Öfke garip bir misafirdir.

Kapıyı çaldığında aklı dışarı çıkarır.

Vicdanı susturur.

İnsan öfkelendiği zaman normalde söylemeyeceği şeyleri söyler.

Normalde yapmayacağı hareketleri yapar.

Sonra öfke geçer…

Ama söyledikleri kalır.

İşte asıl mesele budur.

Çünkü öfke geçicidir, kırgınlık bazen kalıcıdır.

Bir dakikalık öfkeyle söylenen bir cümle, yıllarca sürecek bir küslüğün başlangıcı olabilir.

Sonra insan yalnız kaldığında kendine sorar:

“Değer miydi?”

Çoğu zaman cevap aynıdır:

“Değmezdi.”

Ama hayatın kötü tarafı şu:

Bazı şeylerin değmediğini, onları kaybettikten sonra anlıyoruz.

Eskiden büyüklerimiz bize “Dilini tut!” derdi.

Şimdi buna bir de “Parmağını tut!” demek gerekiyor.

Çünkü eskiden insan ağzından çıkan sözden sorumluydu.

Şimdi parmağından çıkan mesajdan da sorumlu.

Bir tuşa basıyoruz, sözümüz saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna gidiyor.

Eskiden bir insanı kırmak için yüzüne karşı ağır bir söz söylemek gerekirdi.

Şimdi ekrana iki satır yazmak yetiyor.

Üstelik yazarken insan kendisini çok cesur zannediyor.

Çünkü karşımızdaki kişinin yüzünü görmüyoruz.

Yüzündeki hayal kırıklığını fark etmiyoruz.

Ekranda sadece bir isim var.

Oysa o ismin arkasında bir insan var.

Bir kalp var.

Bir hayat var.

Bir geçmiş var.

Belki de bizim bilmediğimiz yaralar var.

İşte insan bunu unutmamalı.

Bir başka hastalığımız daha var:

“Ben doğruyu söylüyorum.”

Peki, doğruyu söylemek her zaman yeterli midir?

Hayır.

Doğru sözün de bir zamanı vardır.

Bir yeri vardır.

Bir üslubu vardır.

Bir insanın yüzüne doğruları söylemek başka şeydir, onu herkesin içinde küçük düşürmek başka…

Uyarmak başka şeydir, aşağılamak başka…

Eleştirmek başka şeydir, hakaret etmek başka…

Biz bazen doğruluğu kendimize kalkan yapıp nezaketi unutuyoruz.

“Ben açık sözlüyüm.” diyoruz.

Hayır kardeşim…

Açık sözlü olmak başka, kırıcı olmak başka!

Kibarlığı kaybettiğimiz yerde doğruluk da değerini kaybeder.

Çünkü insanı insan yapan yalnızca ne söylediği değil, nasıl söylediğidir.

Öfkenin yanında bir de gurur oturuyor.

İki insan birbirini seviyor.

İkisi de birbirine kızmış.

İkisinin de gönlünde aslında barışmak var.

Ama ikisi de bekliyor.

“Önce o arasın.”

“Önce o özür dilesin.”

“Ben niye arayacakmışım?”

Derken günler geçiyor.

Haftalar geçiyor.

Aylar geçiyor.

Sonra bir gün kötü bir haber geliyor.

Ve insanın diline şu cümle düşüyor:

“Keşke arasaydım…”

İşte bazı “keşkeler”, insanın omzunda ömür boyu taşınan en ağır yüklerdir.

Bazen bir telefon açmak, insanın gururunu değil, insanlığını gösterir.

Bazen “Hakkını helal et.” demek küçülmek değil, büyümektir.

Bazen “Ben yanlış yaptım.” diyebilmek, insanın yenildiğini değil, olgunlaştığını gösterir.

Bugün çevremize şöyle bir bakalım.

Kimimiz para peşinde…

Kimimiz makam…

Kimimiz şöhret…

Kimimiz beğeni…

Kimimiz sosyal medyada kaç kişinin bizi takip ettiğinin hesabında…

Ama insanın asıl zenginliği kaç kişinin onu takip ettiği değil, kaç insanın onun ardından güzel dua edeceğidir.

Çünkü bir gün telefon susacak.

Bildirimler bitecek.

Beğeniler kaybolacak.

Fotoğraflar eskiyecek.

Makamlar el değiştirecek.

Servet başkasının hesabına geçecek.

Ama geride bir şey kalacak:

İnsanlığımız.

Bizi insanlar nasıl hatırlayacak?

“İyi insandı.” mı diyecekler?

“Gönül kırmazdı.” mı?

“Darda kalanın yanında olurdu.” mu?

Yoksa:

“Çok şey biliyordu ama kimseyi mutlu edemedi.” mi?

Asıl mesele budur.

İnsan arada bir aynaya bakmalı.

Ama yalnızca saçına, sakalına, kıyafetine bakmamalı.

“Yakışıklı mıyım?”

“Güzel miyim?”

“Genç görünüyor muyum?”

diye sormak kolay.

Bir de zor soruları sormalı:

“İyi bir insan mıyım?”

“Bugün kimi kırdım?”

“Kimin gönlünü aldım?”

“Birinin derdine derman oldum mu?”

“Benden dolayı bir insanın gözünden yaş aktı mı?”

“Ben haklıydım ama haklılığımı anlatırken haksızlık yaptım mı?”

İşte gerçek ayna budur.

Çünkü yüzümüzdeki çizgiler yaşımızı gösterir.

Ama davranışlarımız insanlığımızı gösterir.

Son söz…

Öfkelendiğinizde hemen konuşmayın.

Hemen mesaj yazmayın.

Hemen karar vermeyin.

Hemen kapıyı çarpıp gitmeyin.

Biraz bekleyin.

Bir bardak su için.

Bir nefes alın.

Mümkünse biraz yürüyün.

Ve kendinize sorun:

“Ben şimdi neyi kazanacağım, neyi kaybedeceğim?”

Çünkü öfkeyle kalkınca bazen gerçekten zararla oturuyoruz.

Bir dost kaybediliyor.

Bir kardeş kaybediliyor.

Bir gönül kaybediliyor.

Bazen yılların hatırı, birkaç saniyelik öfkeye kurban gidiyor.

O yüzden büyüklerin sözünü yabana atmayalım:

“Öfkeyle kalkan zararla oturur.”

Çünkü öfke ateştir.

İnsanı yakmadan önce karşısındakini yakacağını zanneder.

Oysa çoğu zaman ilk yanan, insanın kendi içidir.

Ve hayat bize her gün aynı soruyu soruyor:

“Haklı olmak mı istiyorsun, yoksa huzurlu olmak mı?”

Bazen bir adım geri çekilmek korkaklık değildir.

Bazen susmak yenilmek değildir.

Bazen özür dilemek küçülmek değildir.

Bazen affetmek unutmak değildir.

Bazen de “Boş ver, değmez.” diyebilmek, insanın kendine yaptığı en büyük iyiliktir.

Çünkü bu dünyada kazanılması gereken en büyük mücadele, başkalarını yenmek değil…

Kendi öfkemize yenilmemektir.

Ve unutmayalım:

İnsanın en büyük zaferi, öfkelendiği hâlde kalp kırmamayı başarabilmesidir.