Hayatta insanların peşinden koştuğu birçok unvan vardır. Büyük yönetici olmak, büyük iş insanı olmak, büyük sanayici olmak, büyük servet sahibi olmak... Büyük siyasetçi olmak ister. Şüphesiz bunların her biri emek ve başarı gerektirir. Fakat insanı gerçekten "büyük" yapan, sahip olduğu makamlar ya da serveti değildir.
Çünkü büyüklük; oturduğunuz koltuğun yüksekliğiyle değil, gönlünüzün genişliğiyle ölçülür.
Ne yazık ki günümüzde bazı insanlar, sahip oldukları makamı karakterlerinin önüne geçiriyor. Konuşurken ses tonuyla üstünlük kurmaya çalışıyor, bakışlarıyla insanları küçümsüyor, giyimiyle, makamıyla ve servetiyle değer kazandığını sanıyor. Oysa kibir, insanı yüceltmez; yalnızca çevresindeki insanları kendisinden uzaklaştırır.
Gerçek büyüklük ise gösterişte değil, tevazudadır.
Mütevazı insan; kendisini başkalarından üstün görmeyen, sahip olduklarını bir övünç vesilesi değil, bir emanet olarak kabul eden insandır. Alçak gönüllülük, insanın kendisini küçültmesi değil; başkalarını da en az kendisi kadar değerli görebilmesidir.
Aslında tevazu en çok da güçlü olana yakışır.
Âlime...
Zengine...
Yöneticiye...
Siyasetçiye…
Makam sahibine...
Çünkü güç eline geçtiğinde mütevazı kalabilmek, gerçek karakterin en büyük göstergesidir.
Bugün kendimize samimiyetle şu soruları sorabiliyor muyuz?
Sabah karşılaştığımız bir insana içten bir "Günaydın" demek neden zor geliyor?
Yaşlı bir insanın koluna girip yolun karşısına geçirmeye vakit bulabiliyor muyuz?
Bir çocuğun başını okşamak, bir gönlü hoş etmek, kırılan bir kalbi onarmak gerçekten bu kadar mı güç?
Oysa bazen bir tebessüm, bir selam, içten söylenmiş bir "Nasılsınız?" cümlesi, hiçbir servetin satın alamayacağı kadar büyük bir mutluluk bırakır insanın yüreğinde.
Çünkü iyilik bulaşıcıdır.
Güzellik yayıldıkça çoğalır.
Tevazu ise insandan insana geçen en güzel ahlâktır.
Ne servet sonsuza kadar bizimle kalacaktır ne makam...
Bugün alkışlanan nice insanlar, yarın unutulacaktır.
Gösterişli makam odaları, lüks otomobiller, kalabalık protokoller ve alkışlar zamanla silinip gider. Fakat bir insanın gönlüne dokunabilmek, yıllar geçse de unutulmaz.
İnsan öldüğünde arkasında bıraktığı malı değil; bıraktığı güzel hatıraları konuşulur.
İşte bunun içindir ki asırlar geçmesine rağmen Hz. Mevlânâ hâlâ gönüllerde yaşamaktadır.
Onun yedi öğüdü, yalnızca bir nasihat değil; insanlığın ortak vicdanına bırakılmış ahlâk mirasıdır:
- Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
- Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
- Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol.
- Hiddet ve öfkede ölü gibi ol.
- Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
- Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
- Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Bu öğütlerin üzerinden sekiz asra yakın zaman geçti. Dünya değişti, şehirler büyüdü, teknoloji gelişti; fakat insanın en büyük ihtiyacı değişmedi: Güzel ahlâk...
Bugün toplum olarak belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, biraz daha mütevazı olabilmektir.
Çünkü kibir insanı yalnızlaştırır.
Tevazu ise gönülleri birbirine yaklaştırır.
Kibir duvar örer.
Alçak gönüllülük köprü kurar.
Nitekim sevgili Peygamberimizin şu müjdesi de bunu en güzel şekilde ifade eder:
"Allah için tevazu göstereni Allah yükseltir; kibirleneni ise alçaltır."
Ne kadar derin, ne kadar hayatın içinden bir hakikattir...
Sonuç olarak büyük insan olmak için büyük servetlere, büyük makamlara veya büyük unvanlara ihtiyaç yoktur.
Bir insanın büyüklüğü; güçlüyken merhametli olabilmesinde, zenginken paylaşabilmesinde, makam sahibiyken ulaşılabilir kalabilmesinde ve her şartta "önce insan" diyebilmesinde saklıdır.
Çünkü insanlar sizi makamınız için alkışlayabilir; fakat yalnızca karakteriniz için saygı duyar.
Ve unutmayalım...
Dünyayı değiştirecek olan kibir değil; tevazudur. Gücü kalıcı kılacak olan makam değil; güzel ahlâktır. Gerçek büyüklük ise başını göklere kaldırmakta değil, gönlünü insanlara açabilmektedir.
Anlayana, ne güzel bir kelimedir: Mütevazılık... Çünkü insanı büyüten, sahip oldukları değil; sahip olduğu güzel ahlâktır.