Bazı sözler vardır ki, ciltler dolusu kitabın anlatacağını birkaç kelimeyle özetler. İşte "Mala davara faydası yok." sözü de bunlardan biridir.
Asıl Mesele Hayata Faydalı Olabilmektir!
"Mal da yalan, mülk de yalan; var biraz da sen oyalan..." diyen Yunus Emre, asırlar öncesinden bugünün insanına sesleniyordu. Çünkü insanı değerli kılan, sahip oldukları değil; geride bıraktığı iyilikler, yetiştirdiği insanlar ve yaptığı hayırlı işlerdir.
Anadolu'nun her sözü, yüzyılların damıttığı bir hikmet hazinesidir. Kimi zaman bir atasözü, kimi zaman yaşanmış bir olay, kimi zaman da bir ihtiyarın dudaklarından dökülen birkaç cümle, sayfalar dolusu kitaptan daha derin anlamlar taşır.
İşte "Mala davara faydası yok." sözü de böylesine güçlü bir hayat dersidir.
Bu söz, yalnızca çalışmayan birini eleştirmek için söylenmiş basit bir ifade değildir. Aynı zamanda insanın kendisini sorgulamasını sağlayan bir vicdan terazisidir.
Eskiden köylerde bir insanın itibarı servetiyle değil; çalışkanlığıyla, dürüstlüğüyle ve faydalılığıyla ölçülürdü. Gün doğmadan tarlasına giden, hayvanını doyuran, komşusunun yardımına koşan, yoksulun elinden tutan insanlar baş tacı edilirdi.
Çünkü Anadolu insanı çok iyi bilirdi ki:
"Emek olmadan yemek olmaz."
Derler ki…
Bir köyde çalışmayı kendine yük gören bir genç yaşarmış. Sabah kahvede, öğlen gölgede, akşam yine kahvede… Hayat akıp giderken o, sadece seyretmeyi seçermiş.
Bir gün köylülerden biri babasına sormuş:
— "Amca, senin oğlan ne iş yapar?"
Yaşlı adam derin bir iç çekmiş.
Sonra buruk bir tebessümle şöyle demiş:
— "Evladım, bunun mala da faydası yok, davara da… Tavuklara yem versin dedik, onları bile komşunun bahçesine sürdü."
Köylüler gülmüş.
Fakat yaşlı adamın ardından söylediği şu söz, kahvedeki herkesi susturmuş:
"İnsanın faydası mala davara olmayabilir; yeter ki insana, vatana, millete olsun. Ama hiçbir yere faydası olmayanın, sadece gölgesi dolaşır."
İşte bu söz yalnız o gence değil, hepimize söylenmiş bir nasihattir.
Bugün şehirler büyüdü, teknoloji gelişti, hayat değişti. Belki artık çoğumuzun ahırında hayvanı, tarlasında ekini yok.
Ama değişmeyen bir hakikat var:
Her insan yaşadığı topluma karşı sorumludur.
Bir öğretmen, yetiştirdiği öğrencilerde yaşar.
Bir doktor, iyileştirdiği canlarda yaşar.
Bir çiftçi, sofralara gelen ekmekte yaşar.
Bir anne, evladının ahlakında yaşar.
Bir baba, bıraktığı temiz isimle yaşar.
Bir gönül insanı ise insanların dualarında yaşamaya devam eder.
Hz. Mevlânâ'nın dediği gibi:
"Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol."
Çünkü samimiyet, faydalılığın temelidir.
Gösteriş için yapılan işler unutulur; gönülden yapılan hizmetler ise nesilden nesile anlatılır.
Hacı Bektaş-ı Velî'nin şu sözü de bugün hâlâ yolumuzu aydınlatmaktadır:
"İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır."
Biz de buna şunu ekleyelim:
"Emekten gidilmeyen yolun sonu pişmanlıktır."
Bugünün en büyük yoksulluğu, cebimizin, cüzdanımızın boş olması değildir.
Asıl yoksulluk; gönlümüzün üretmemesi, vicdanımızın hareketsiz kalmasıdır.
Ne yazık ki çağımız tüketmeyi yüceltti…
Üretmeyi unutturdu.
Eleştirmek kolaylaştı.
Fedakârlık zorlaştı.
Hak istemek çoğaldı.
Sorumluluk almak azaldı.
Oysa büyük milletler, hak arayanlardan önce sorumluluk üstlenen insanların omuzlarında yükselir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözü bunun en güzel ifadesidir:
"Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır."
İşte mesele budur.
Görevini en iyi yapmak…
İşini hakkıyla yapmak…
İnsana faydalı olmak…
Memlekete değer katmak…
Çünkü hayatın sonunda banka hesabı değil, amel defteri konuşacaktır.
Mezar taşında iki tarih vardır.
Biri doğduğumuz gün…
Diğeri göçüp gittiğimiz gün…
Arasında ise küçücük bir çizgi…
İşte bütün ömrümüz o ince çizginin içine sığar.
O çizgiyi anlamlı kılan; sahip olduklarımız değil, paylaştıklarımızdır.
Bir yetimin başını okşamak…
Bir yaşlının duasını almak…
Bir öğrencinin elinden tutmak…
Bir fidan dikmek…
Bir gönlü tamir etmek…
Belki de ömrümüzün en büyük yatırımı bunlardır.
Çünkü insanlar bizi evimizle değil, gönlümüzle hatırlar.
Arabamızla değil, ahlakımızla anar.
Makamımızla değil, merhametimizle yaşatır.
Gün gelir…
Sesimiz unutulur…
Yüzümüz silinir…
Ama söylediğimiz güzel bir söz, yaptığımız bir iyilik, dokunduğumuz bir hayat yıllar sonra bile yaşamaya devam eder.
Öyleyse gelin…
Sadece yaşayanlardan olmayalım.
İz bırakanlardan olalım.
Bir çınar gibi gölgesinde insanlar dinlenenlerden…
Bir pınar gibi susuz gönüllere umut verenlerden…
Bir kandil gibi karanlığa ışık olanlardan…
Çünkü gölgeler güneş batınca kaybolur.
Ama iyilikle bırakılan izler, nesiller boyunca silinmez.
Ve her sabah aynaya baktığımızda kendimize şu soruyu soralım:
"Bugün ben kime faydalı oldum?"
Bu soruya gönül huzuruyla cevap verebiliyorsak, gerçekten yaşamışız demektir.
Çünkü insanın gerçek mirası; malı, mülkü ve makamı değil, ardında bıraktığı hayır duaları, güzel eserleri ve temiz adıdır.
Ve unutmayalım…
Toprağa girince ne servet bizimle gelir, ne makam…
Ardımızdan ya bir dua yükselir ya da bir sessizlik çöker.
Asıl marifet; çok yaşamak değil, yaşadığı müddetçe bir gönle dokunabilmektir.
Çünkü mala davara değil; insana, vatana ve insanlığa faydalı olabilenler, öldükten sonra da yaşamaya devam ederler.