İnsan hayatı, yalnızca yaşadıklarımızla değil, verdiğimiz kararlarla şekillenir.
Çünkü insan doğası gereği; öfkelenebilir, kızabilir, kıskanabilir, üzülebilir ve pişman olabilir. Duygular insan olmanın doğal bir parçasıdır. Ancak doğal olan her duygu, doğru bir kararın ölçüsü değildir.
Ne yapacağımızı, kimlerle yol yürüyeceğimizi, insanlarla nasıl sosyal ilişkiler kuracağımızı ve hayatımıza nasıl yön vereceğimizi kararlarımız belirler.
Peki, kararlarımızı neye göre vermeliyiz?
Duygularımıza göre mi, yoksa aklımızı ve mantığımızı kullanarak mı?
Bence önemli kararlar söz konusu olduğunda cevap nettir:
Duygularımızı dinleyebiliriz; fakat kararlarımızı aklımızla vermeliyiz.
Çünkü duygu bize ne hissettiğimizi söyler; akıl ise neyin doğru olduğunu sorgular.
ZAMANLA DUYGULAR SUSAR, GERÇEKLER KONUŞUR
Duygular bir an güçlü olabilir; ancak zaman geçer, duygular sakinleşir.
Gerçekler ise yerinde kalır.
Bu nedenle geçici duygularla kalıcı kararlar vermemeliyiz.
Bir karar vermeden önce kendimize şu soruları sormalıyız:
“Duygularım ne söylüyor?”
“Aklım neyi doğru buluyor?”
Çünkü insanı yanılgıya düşüren çoğu zaman duygularının varlığı değil, duygularını aklının önüne koymasıdır.
Bir anlık öfke, yılların ilişkisini; bir anlık kırgınlık, yılların dostluğunu; bir anlık önyargı ise büyük bir emeğin değerini gölgeleyebilir.
Bu yüzden duygularımızı yok saymayalım; ama onların bizi yönetmesine de izin vermeyelim.
Hissedelim, ama düşünmeden karar vermeyelim.
Sorgulayalım, ama dinlemekten vazgeçmeyelim.
Kızalım, ama öfkemize teslim olmayalım.
Duygu geçer, karar kalır; öfke diner, söz kalır; zaman geçer, kararın sonucu hayatımızda kalır.
Kısacası, duygularımız bizim olsun; ama biz duygularımızın esiri olmayalım.
KİŞİYE DEĞİL, GERÇEĞE BAKALIM
Çoğu zaman sosyal medyada ve WhatsApp gruplarında da aklımızla, mantığımızla değil, duygularımızla hareket ediyoruz.
Kendimize yakın hissettiğimiz birinin sıradan bir paylaşımını hemen beğeniyor, önemsiyor, yorum yapıyor ve destekliyoruz.
Buna karşılık, kendimize yakın bulmadığımız bir insanın büyük emek vererek hazırladığı, bilgi taşıyan bir çalışmayı görmezden gelebiliyoruz.
Hatta çoğu zaman konunun içeriğine bile bakmadan, duygularımızın ve önyargılarımızın etkisiyle yalnızca kim tarafından paylaşıldığına göre karar veriyoruz.
İçinde bilgi, belge veya düşünmeye değer bir şey var mı diye okumaya bile gerek duymuyoruz.
Oysa asıl bakmamız gereken, kimin paylaştığı değil, ne ortaya koyduğudur.
Bir çalışmanın değeri, onu kimin yaptığından çok, ortaya koyduğu içerik ve taşıdığı değerle ilgilidir.
Bir insanı sevmemiz, onun her söylediğinin doğru olduğu anlamına gelmez.
Bir insanla aynı düşüncede olmamamız, söylediklerini değersiz hâle getirmez.
Objektif ve tarafsız olmak;
Kişiye göre değil; bilgiye, emeğe, içeriğe ve gerçeğe göre değerlendirme yapabilmektir.
EMEĞE SAYGI, KİŞİYE YAKINLIKTAN DAHA ÖNEMLİDİR
Bir insanın ortaya koyduğu çalışmayı beğenmek, desteklemek veya paylaşmak zorunda değiliz.
Ama en azından emeği görmezden gelmemeliyiz.
Çünkü bazen bir paylaşımın arkasında görünmeyen büyük bir çaba vardır.
Bir kişi geçmişten kalan bir bilgiyi gün yüzüne çıkarmak için günlerce araştırma yapmış olabilir.
Bir başkası yıllardır ulaşılmayan bir fotoğrafı bulmuş olabilir.
Bir diğeri köyünün bir büyüğünden bilgi almak için uzun uzun konuşmuş olabilir.
Bütün bunlar birer emektir.
Emeğin değeri, kişisel yakınlıklara göre değişmemelidir.
Sevdiğimiz bir insanın yaptığı çalışmayı desteklemek kolaydır.
Asıl mesele, kendimize yakın bulmadığımız insanların ortaya koyduğu değeri de görebilmektir.
Çünkü doğrular, kimin söylediğine göre değişmez.
“İÇİMDEN BÖYLE GELİYOR” GEREKÇE DEĞİLDİR
Hayatta sık sık “İçimden böyle geliyor.” deriz.
Oysa kararlarımızı içimizden geldiği gibi değil; aklımızı ve mantığımızı kullanarak, düşünerek ve sorgulayarak vermeliyiz.
Çünkü bir bilginin doğruluğu, içimize sinmesine değil, gerçeklerle örtüşmesine bağlıdır.
Bir düşünceyi onu söyleyen kişiye göre değil, içeriğine, dayandığı bilgiye ve doğruluğuna göre değerlendirmeliyiz.
ÖNCE KENDİMİZİ SORGULAMALIYIZ
İnsan çoğu zaman kendi düşüncesini destekleyen bilgileri doğru, hoşuna gitmeyenleri ise görmezden gelme eğilimindedir.
Oysa sağlıklı düşünmenin önemli adımlarından biri, zaman zaman kendimize şu soruyu sorabilmektir:
“Ben yanılıyor olabilir miyim?”
Bu soruyu sorabilen insan, gerektiğinde fikrini değiştirebilir; karşı görüşü dinleyebilir, eksik bilgisini tamamlayabilir ve yanlış kararından dönebilir.
Çünkü akıllı olmak, her zaman haklı olduğunu düşünmek değil; yanılabileceğini kabul edebilmektir.
Asıl olgunluk da burada başlar.
DUYGUSUZ DEĞİL, DUYGULARINA HÂKİM OLMAK
Mantığı öne çıkarmak, duyguları yok saymak değildir.
Sevebiliriz, kızabiliriz, üzülebiliriz, pişman olabiliriz.
Ama duygularımızın varlığı, onların kararlarımızı yönetmesi gerektiği anlamına gelmez.
Öfkelenebiliriz ama öfkeyle karar vermek zorunda değiliz.
Duyguyu yaşamak başka, kararı duyguyla vermek başkadır.
SONUÇ
Hayatımızda duyguların elbette yeri vardır.
Sevmek, kızmak, üzülmek, kıskanmak, öfkelenmek veya pişman olmak insan olmanın doğal hâlleridir. Mesele duygularımızın olması değil; duygularımızın kararlarımızı yönetmesine izin vermemektir.
Çünkü anlık bir öfkeyle söylenen söz, yıllarca unutulmayabilir. Bir anlık kırgınlık, yılların dostluğunu zedeleyebilir. Bir anlık kıskançlık, başkasının emeğini görmemize engel olabilir. Bir anlık önyargı ise gerçeği görmemizi engelleyebilir.
Bu nedenle bir karar vermeden önce kendimize:
“Ne hissediyorum?” diye sorabiliriz.
Ama asıl sorumuz şu olmalıdır:
“Bütün gerçekleri değerlendirdiğimde, doğru olan nedir?”
Gerçek hakkaniyet; kişiye göre değil, bilgiye, emeğe, düşünceye ve gerçeğe göre değerlendirme yapabilmektir.
Çünkü duygular bize ne istediğimizi söyleyebilir.
Akıl ise istediğimiz şeyin gerçekten doğru olup olmadığını sorgular.
Kızabiliriz ama öfkemize teslim olmayalım.
Kıskanabiliriz ama başkasının emeğini küçümsemeyelim.
Pişman olabiliriz ama aynı hatayı tekrar etmemek için ders çıkaralım.
Duygularımızı yaşayalım; fakat kararlarımızı akıl ve mantık süzgecinden geçirelim.
Ve bazen geri dönüşü olmayan kararların ardından söylenen “Son pişmanlık fayda etmez.” sözü, bize geç kalmadan düşünmenin önemini hatırlatır.
Bu yüzden:
Duygularımızı dinleyelim ama aklımızı susturmayalım.
Kişilere değil; düşüncelere, emeğe ve gerçeklere bakalım.
Ve hayatımızdaki önemli dönemeçlerde şunu unutmayalım:
Direksiyonda kimin olduğu değil, direksiyonu akıl ve mantığın yönetiyor olması önemlidir.