Bazı okuyucularım haklı olarak sorabilir: “Neden böyle bir başlık? Neden böyle bir yazı?”

Bu sorunun cevabı, aslında bir sohbetin içinde saklı! ve bu başlık, değerli hocam Sayın Ramazan Çelik’e ait.

Sayın Ramazan Çelik Hocam, eğitim camiasına uzun yıllar hizmet etmiş; öğretmenlik, okul müdürlüğü, ilçe ve il millî eğitim müdürlüğü görevlerinde bulunmuş, hayatını eğitime, insana ve memleket meselelerine adamış değerli bir eğitimcidir. Elbistan’da, Bilecik’te ve Osmaniye’de ilçe ve il millî eğitim müdürlüğü görevlerinde bulunduğu için, buralarda yaşayanlar kendisini daha yakından bilir ve tanırlar.

A-28

Kendisiyle benim de 25 yıllık bir arkadaşlığımız, dostluğumuz var. Bu uzun yıllara dayanan dostluğumuz içerisinde birçok sohbetimiz, paylaşımımız ve hayat tecrübemiz oldu.

Hocamla aramızda geçen bir sohbet sırasında hayat, insan, yaşanmışlıklar ve olayların görünen yüzü üzerine konuşuyorduk.

Söz döndü dolaştı, hayatın her zaman siyahla beyazdan ibaret olmadığı noktasına geldi.

İnsan bazen bir olayı yaşarken yalnızca o anı görür.

Bir kaybı kayıp zanneder.

Bir engeli yolun sonu sanır.

Bir başarının ise hayatın en büyük kazancı olduğunu düşünür.

Tam da bu noktada Sayın Ramazan Çelik Hocam bana dönerek:

“Bekir ağabeyim, sen bundan bir yazı çıkarabilirsin. Hatta bunun adı ‘Orantısal Hayat’ olabilir.” dedi.

Ben de hiç düşünmeden:

“Olur, hocam.” dedim.

İşte bu yazının başlığı böyle doğdu.

Belki de bir köşe yazısının doğması için her zaman uzun araştırmalara, günlerce düşünmeye gerek yoktur. Bazen bir dost sohbetinde söylenen tek bir cümle, zihninizde yeni bir kapı açar.

Ben de o kapıdan içeri girdim.

Düşündüm...

Gerçekten de hayat orantısal değil miydi?

Siyahla beyaz arasında milyonlarca renk tonu yok muydu?

Bir insanı yalnızca bir davranışıyla değerlendirmek ne kadar doğruydu?

Bir olayı yalnızca yaşandığı andaki görüntüsüyle yorumlamak ne kadar adildi?

Ve Anadolu insanının asırlardır söylediği:

“Her şerde bir hayır, her hayırda bir şer vardır.”

Sözü, aslında bu büyük hayat gerçeğinin en sade ifadesi değil miydi?

İşte bu soruların peşine düşerek başladım yazmaya.

Dolayısıyla “Orantısal Hayat”, masa başında düşünülüp bulunmuş sıradan bir başlık değildir.

Bir sohbetin içinden doğmuştur.

Bir dostun cümlesinden filizlenmiştir.

Ve şimdi okuyucunun huzuruna, hayatın siyah ile beyaz arasındaki milyonlarca rengini birlikte düşünmek için çıkmaktadır.

Belki siz de okudukça kendi hayatınızdan bir kesit bulacaksınız bu satırlarda.

Belki yıllar önce “neden böyle oldu?” diye sorduğunuz bir olayın cevabını bugün daha farklı değerlendireceksiniz.

Çünkü zaman bize bir şeyi çok iyi öğretiyor:

Hayatta hiçbir şey, göründüğü kadar siyah veya göründüğü kadar beyaz değildir.

Bazen hakikat, tam da iki rengin arasındaki o ince çizgide saklıdır.

İnsan yaşadığı anı bilir; geleceği bilemez.

Bu yüzden hayatımızda meydana gelen her olayı hemen iyi veya kötü diye değerlendirmek yerine biraz beklemek, düşünmek ve zamanın bize ne göstereceğini görmek gerekir.

Çünkü zaman, bazı gerçeklerin en iyi öğretmenidir.

Çocukluğumuzun Anadolu'sunda insanlar hayatı belki bugünkü kadar kavramsal ifadelerle anlatmıyordu ama hayatın dengesini çok iyi biliyorlardı.

Çiftçi, toprağa attığı tohumun ertesi gün başak vermesini beklemezdi.

Kış geldiğinde ağacın kuruduğunu düşünmezdi.

Yağmur yağmadığında umudunu hemen yitirmezdi.

Bilirdi ki her mevsimin bir zamanı vardır.

Toprak dinlenecek, yağmur yağacak, güneş doğacak ve zamanı geldiğinde tohum filizlenecektir.

İnsan hayatı da böyledir.

Bazen beklemek gerekir.

Bazen susmak...

Bazen kaybetmek...

Bazen yeniden başlamak...

Çünkü hayatın bütün cevapları aynı gün verilmez.

Bugün modern dünyanın bize sunduğu hayat görüntüsü ise biraz farklı.

Sosyal medyada herkes mutlu, herkes başarılı, herkes güzel bir hayat yaşıyor gibi görünüyor. Fakat fotoğrafın dışında kalan hayatı çoğu zaman göremiyoruz.

Bir insanın gülümseyen yüzünün arkasında nasıl bir mücadele olduğunu bilmiyoruz.

Bir başarının arkasında kaç yıllık emeğin bulunduğunu görmüyoruz.

Bir insanın bugün ulaştığı noktaya gelene kadar kaç defa düştüğünü, kaç defa yeniden ayağa kalktığını bilmiyoruz.

Bu nedenle hayatımızı başkalarının görünen yüzleriyle kıyaslamak büyük bir yanılgıdır.

Hayat bir vitrinden ibaret değildir.

Asıl hayat, görünmeyen tarafta yaşanır.

İnsan ilişkilerinde de ölçüyü kaybetmemek gerekir.

Bir insanın yaptığı tek bir hata, onun bütün hayatını kötü ilan etmemiz için yeterli değildir. Aynı şekilde bir iyiliği de onu kusursuz bir insan hâline getirmez.

Hepimizin içinde iyilikler ve eksiklikler vardır.

İnsanı anlamak, yalnızca yaptığı işe bakmak değil; niyetini, şartlarını, geçmişini ve içinde bulunduğu durumu da hesaba katabilmektir.

İşte orantısal bakış biraz da budur:

Hüküm vermeden önce düşünmek...

Dinlemek...

Anlamaya çalışmak...

Ve mümkün olduğunca adil olmak.

Hayatın dengesi zıtlıklarla daha iyi anlaşılır.

Gece olmasa gündüzün kıymetini bilemezdik.

Açlık olmasa ekmeğin değerini anlayamazdık.

Ayrılık olmasa kavuşmanın sevincini yaşayamazdık.

Hüzün olmasa mutluluğun anlamı eksik kalırdı.

Müzikte sessizlik olmasaydı, notaların anlamı azalırdı.

Bir ressamın tablosunda gölgeler olmasaydı, resim bu kadar derin görünmezdi.

Demek ki hayatın güzelliği sadece yaşadığımız güzel anlarda değil; o güzel anları anlamlı kılan zorluklarda da saklıdır.

Acılar insanı olgunlaştırabilir.

Kayıplar sabrı öğretebilir.

Başarılar şükretmeyi hatırlatabilir.

Yalnızlık insanın kendisiyle konuşmasını sağlayabilir.

Bazen kapanan bir kapı, hiç düşünmediğimiz başka bir yolun başlangıcı olabilir.

Bu nedenle hayatı yalnızca yaşadığımız ana göre değerlendirmek eksik bir okumadır. Asıl hakikat, zamanın tamamına bakabilenlerin görebildiği büyük resimde gizlidir.

Belki de insanın en büyük olgunluğu, olayların hemen ardından hüküm vermemeyi öğrenmesidir.

Çünkü acele verilen hükümler çoğu zaman eksik bilgiye dayanır.

Sabır ise hakikatin zamanla görünür hâle gelmesini bekleyebilmektir.

Sonuç olarak hayat, siyah ile beyaz arasında sıkışmış iki renkten ibaret değildir. Hayat; milyonlarca renk tonunun, milyonlarca ihtimalin ve milyonlarca hikâyenin birleştiği ilahi bir dengedir.

İnsana düşen görev, bu dengeyi görebilmek; iyilikte şımarmamak, zorlukta ümitsizliğe kapılmamak ve her olayın ardındaki hikmeti aramaktır.

Çünkü hayat, mutlakların değil; ölçünün, dengenin ve orantının sanatıdır.

Ve belki de gerçek bilgelik, siyah ile beyaz arasında saklı milyonlarca rengi fark edebilmektir.