Dil, insanların birbirleriyle anlaşmasını sağlayan sıradan bir iletişim aracı değildir. Dil, bir milletin kimliği, hafızası, kültürü ve tarihidir.
Bir milletin nasıl düşündüğünü, neye değer verdiğini, geçmişten geleceğe ne taşıdığını en açık biçimde dili anlatır.
Bu nedenle dilimizi doğru, güzel ve özenli kullanmak yalnızca bir konuşma veya yazma meselesi değildir. Aynı zamanda kültürel mirasımıza sahip çıkma meselesidir.
Ne yazık ki bugün Türkçemizin kullanımında ciddi bir yozlaşma yaşanıyor.
Özellikle sosyal medyanın ve dijital iletişimin hayatımızın merkezine yerleşmesiyle birlikte kelimeler kısalıyor, cümleler bozuluyor, yabancı kelimeler günlük hayatımızda daha fazla yer buluyor. Önceleri yadırgadığımız bazı kelimeler zamanla sıradanlaşıyor.
Elbette teknoloji değişecek, iletişim biçimleri farklılaşacak. Mesele teknolojiye karşı çıkmak değil; onu kullanırken kendi dilimizi ve ifade gücümüzü kaybetmemektir.
Çok değil, bundan kırk-elli yıl önce insanlar güzel Türkçe konuşmak, güzel Türkçe yazmak ve iş yerlerine Türkçe isimler vermek konusunda daha hassastı.
Bugün ise dükkânlardan mağazalara, restoranlardan alışveriş merkezlerine kadar birçok yerde kendi dilimiz dururken yabancı kelimeleri tercih ediyoruz.
Dil kirliliği, hava veya su kirliliğine benzemez.
Çünkü hava kirlendiğinde nefesimizi, su kirlendiğinde bedenimizi etkiler; dil kirlendiğinde ise düşüncemiz, kültürümüz ve kimliğimiz etkilenir.
DİL, MİLLETİN HAFIZASIDIR
2 Eylül 1930 tarihinde, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dil konusunda dile getirdiği şu sözler, aradan geçen yıllara rağmen Türkçemizin korunması ve yaşatılması konusunda bizlere yol göstermeye devam etmektedir:
"Millî duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, bilinçle işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır."
Dilimize sahip çıkmak, yalnızca kelimelerimizi korumak değildir; geçmişimizi, kültürümüzü, hafızamızı ve bize bırakılan ortak mirası korumaktır. Çünkü dilini yaşatan millet, kendi kimliğini ve hafızasını da yaşatır.
Yusuf Yanç’ın bu anlamlı şiiri, bize belki de en çok şunu hatırlatıyor:
Dil değişirse, düşünce değişir; düşünce değişirse, zamanla biz de değişiriz.
Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı;
'Bu günden sonra, divanda, dergahta, bargahta, mecliste,
meydanda Türkçe'den başka dil konuşulmaya' diye,
Hatırlayanınız var mı?
Dolanın yurdun dört bir yanını,
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehiri,
Fermana uyanınız var mı?
Nutkum tutuldu, şaşırdım, merak ettim,
Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?
Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
Gösteri adamının showmen, radyo sunucusunun diskjokey,
Hanım ağanın first lady olduğuna şaşıranınız var mı?
Dükkanın store, bakkalın market, torbasının poşet,
Mağazanın süper, hiper, gros market,
Ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı?
İlan tahtasının bilboard, sayı tabelasının skorboard,
Bilgi alışının brifing, bildirgenin deklarasyon,
Merakın, uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?
Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
Beldelerin girişinde welcome,
Çıkışında goodbye okuyanınız var mı?
Korumanın, muhafızın body guard,
Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
İtibarın, saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı?
Sekinin, alanın platform, merkezin center,
Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
Özlemin, hasretin nostalji olduğunu öğreneniniz var mı?
İş hanımızı plaza, bedestenimizi galeria,
Sergi yerlerimizi center room, show room,
Büyük şehirlerimizi mega kent diye gezeniniz var mı?
Yol üstü lokantamızın fast food,
Yemek çeşitlerimizin menü,
Hesabını adisyon diye ödeyeniniz var mı?
İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?
Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
Vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya,
Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmaya sponsorluk diyeniniz var mı?
Mesireyi, kır gezisini picnic,
Bilgisayarı computer, hava yastığını air bag,
Eh pek olasıcalar, oluru, pekalayı okey diye konuşanınız var mı?
Çarpıcı, önemli haberler flash haber,
Yaşa, varol sevinçleri oley oley,
Yıldızları star diye seyredeniniz var mı?
Vırvırık dağının tepesindeki köyde,
Cafe shop levhasının altında,
Acının da acısı kahve içeniniz var mı?
Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
Özün el diline özendiğine içiniz yananınız var mı?
Masallarımızı, tekerlemelerimizi, atasözlerimizi unuttuk,
Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik,
Türkçemiz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?
Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum,
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı...
Hayal meyal hatırlayıp da, sahip çıkanınız var mı?
Bir zamanlar;
Divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçenin konuşulmasını isteyen bir ferman vardı.
Bugün ise çarşıya, pazara, caddeye, sokağa çıktığımızda başka bir tabloyla karşılaşıyoruz.
YABANCI DİL ÖĞRENMEK BAŞKA, KENDİ DİLİNİ UNUTMAK BAŞKA
Bazen kendi dilimizdeki karşılığını bildiğimiz hâlde yabancı kelimeyi kullanmayı daha
“modern” sanıyoruz.
Oysa mesele yabancı dil öğrenmek değildir.
Yabancı dil bilmek zenginliktir; kendi dilini unutmak ise başka bir şeydir.
Elbette İngilizce, Almanca, Fransızca, Arapça veya başka dilleri öğrenelim. Dünyayı
anlamak için farklı dilleri bilmek büyük bir kazanımdır.
Fakat başka dilleri öğrenirken kendi dilimizi küçümsemeyelim.
Özellikle iş yeri ve mağaza isimlerinde Türkçeye daha fazla özen göstermemiz gerektiğini düşünüyorum.
Bir cadde düşünün… Yan yana onlarca dükkân var. Tabela tabelayı takip ediyor ama
tabelalarda kendi dilimizi görmek giderek zorlaşıyor.
Burada amaç başka dilleri yasaklamak değil; Türkçenin kendi vatanında geri plana
itilmemesini sağlamaktır.
GÜNLÜK HAYATTA KÜÇÜK BİR ÖZEN
Şöyle bir an durup etrafımıza bakalım…
Çarşıda, pazarda, parklarda, kafelerde dolaşırken gençlerimizin kendi aralarında
konuşmalarına kulak verelim.
Kullandıkları kelimelere, birbirlerine hitap biçimlerine, konuşmalarındaki argo ve kaba
ifadelere dikkat edelim.
Bazen birkaç dakika içinde öyle sözler duyuyoruz ki insan ister istemez düşünüyor:
Biz çocuklarımıza nasıl bir dil bırakıyoruz?
Çünkü dil, birbirimize nasıl baktığımızı ve nasıl davrandığımızı da gösterir.
Dil güzelleştikçe iletişim güzelleşir.
Dil kabalaştıkça ilişkiler de kabalaşır.
Unutmayalım: Ağzımızdan çıkan her söz, biraz da bizi anlatır.
SON SÖZ
Türkçenin geleceği yalnızca öğretmenin, edebiyatçının veya dil bilimcisinin
sorumluluğunda değildir. Evde anne-babanın, okulda öğretmenin, sokakta esnafın, ekranda gazetecinin, sosyal medyada hepimizin bu konuda yapabileceği çok şey vardır.
Türkçeyi doğru kullanalım, güzel konuşalım, güzel yazalım ve yaşatalım ki;
Karaman oğlu Mehmet Bey'i aramaya gerek duymayalım.
Çünkü Türkçeye sahip çıkacak Mehmet Beyler de, Ayşeler de, Hasanlar da, Fatmalar da bizleriz.
Türkçeyi yaşatmak için yeni bir ferman beklemeye gerek yok.
Çünkü dil yalnızca konuştuğumuz kelimeler değildir.
Dil, geride bırakacağımız kültürel mirastır.
Türkçe, bu milletin ortak sesidir.
O sesi yaşatmak da hepimizin sorumluluğudur.
26 Eylül Türk Dil Bayramımız kutlu olsun.