İnsan, makamıyla değil adaletiyle; servetiyle değil dürüstlüğüyle; gücüyle değil vicdanıyla hatırlanır.
Hayat geçicidir. Bugün sahip olduğumuz imkânlar ve servetler yarın elimizden çıkabilir. Dün sıradan bir insan olan bugün yönetici, dün güçsüz olan bugün güçlü olabilir. Önemli olan, yükseldikçe alçakgönüllü kalmak, güçlendikçe adaletten ayrılmamak ve sahip olduğumuz imkânları bir emanet olarak görmektir.
Atalarımızın “Ne oldum değil, ne olacağım demeli.” sözü, insana sahip olduklarının geçiciliğini hatırlatan önemli bir hayat dersidir. Çünkü insanı yücelten, sahip olduğu unvan değil, onu nasıl kullandığıdır. Gerçek büyüklük; başkaları üzerinde kurulan hâkimiyetle değil, insanın kendi nefsine koyduğu sınırlarla, gücünü adaletle ve imkânlarını vicdanla kullanmasıyla ölçülür.
ADALET DENİLİNCE NEDEN HZ. ÖMER AKLA GELİR?
Aradan yaklaşık 1400 yıl geçmesine rağmen adalet ve dürüstlük denildiğinde akla gelen isimlerden biri hâlâ Hz. Ömer’dir (r.a.). Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sahabesi ve İslam tarihinin ikinci halifesi olan Hz. Ömer, adaleti ve sorumluluk anlayışıyla örnek gösterilen büyük şahsiyetlerden biridir.
Ona atfedilen şu söz, yöneticilik anlayışını çarpıcı biçimde anlatır:
“Fırat’ın kenarında bir kuzuyu kurt kapsa, kuzunun hesabını Allah Ömer’den sorar.”
Bu sözün verdiği mesaj açıktır: Yönetmek, yalnızca yetki sahibi olmak değil, sorumluluk üstlenmektir. Adalet; güçlüye başka, güçsüze başka davranmamak, yakını kayırmamak ve haksızlık karşısında sessiz kalmamaktır.
Bir yöneticinin gerçek büyüklüğü, kaç kişiye hükmettiğiyle değil, kaç kişinin hakkını koruduğuyla ölçülür.
BİR MUMUN IŞIĞINDAKİ BÜYÜK DERS
Hz. Ömer’in adalet anlayışını anlatan, halk arasında dilden dile aktarılan ibretlik bir kıssa vardır.
Rivayete göre Hz. Ömer, halifeliği döneminde devlet işleriyle meşgul olduğu bir sırada bir sahabe kendisini ziyarete gelir. Sahabe selam verir; ancak Hz. Ömer hemen karşılık vermez. İşini bitirdikten sonra devlet işlerinde kullandığı mumu söndürür ve kendi imkânlarıyla aldığı başka bir mumu yakar. Ardından ziyaretçisiyle konuşmaya başlar.
Sahabe, neden böyle yaptığını sorunca Hz. Ömer’in şu anlamda bir cevap verdiği anlatılır:
“Önceki mum devletin hazinesine aitti. Devlet işiyle meşgulken onu kullanıyordum. Seninle özel bir mesele konuşacağımız için devletin imkânını şahsi işimde kullanmak istemedim.”
Bu kıssa tarihî açıdan farklı değerlendirmelere konu olsa da verdiği ders çok anlamlıdır:
Kamu malı, hiç kimsenin şahsi malı değildir; millete ait bir emanettir.
Mesele yalnızca bir mum, bir litre yakıt veya birkaç kuruş değildir. Mesele, insanın kendisine ait olmayan bir imkân karşısında vicdanını nasıl kullandığıdır. Devletin aracını özel işinde kullanmak, kamuya ait malzemeyi şahsi çıkarına ayırmak, rüşvet almak veya kamu kaynaklarını yakınlarına menfaat sağlamak için kullanmak, emanet bilinciyle bağdaşmaz.
Çünkü dürüstlük, kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapabilmektir.
KAMU MALI, MİLLETİN HAKKIDIR
Devletin bütçesinde bu milletin alın teri vardır. İşçinin, çiftçinin, esnafın ve emeklinin ödediği vergiler; okulların, hastanelerin, yolların ve kamu hizmetlerinin kaynağıdır.
Kamu malına zarar vermek veya onu şahsi çıkar için kullanmak, yalnızca devletin kasasından bir şey eksiltmek değildir. Aynı zamanda milletin hakkını ve toplumun devlete duyduğu güveni zedelemektir.
Hırsızlık, rüşvet, yolsuzluk ve emanete ihanet, dinimizin de ağır biçimde sakındırdığı davranışlardandır. İnsanların malını haksız yere almak nasıl yanlışsa kamu malını haksız yere kullanmak da aynı ahlaki sorumluluğu doğurur.
Bu nedenle devletin her kademesinde görev yapanlar, kendilerine teslim edilen imkânları korumalı; kamu kaynaklarını şahsi çıkarları için değil, milletin yararı için kullanmalıdır.
Kamu malı sahipsiz değildir. Onun gerçek sahibi millettir.
Bir toplumda adalet zayıflarsa liyakat zarar görür, güven sarsılır, dürüst insanların emeği değersizleşir. Hak edenin değil, yakını olanın kazandığı bir düzende ne adalet gelişir ne de toplumsal huzur kalıcı olur.
MAKAMLAR GEÇER, İNSANIN BIRAKTIĞI İZ KALIR
Koltuklar el değiştirir, görevler sona erer. Geriye insanın yaptığı iyilikler, verdiği hizmetler ve gönüllerde bıraktığı iz kalır.
Makam sahibi olmak insanı büyütmez; insan, makamını adaletle kullanırsa ona değer katar. Yetkiyi kişisel çıkar için değil, hizmet için kullanmak; yakınını değil, haklıyı korumak ve hesap vermekten kaçınmamak, gerçek yöneticiliğin temelidir.
Bu yüzden kendimize şu soruyu sormalıyız:
Bir gün bu dünyadan ayrıldığımızda arkamızdan ne söylenmesini istiyoruz?
Adaletimizle mi, dürüstlüğümüzle mi anılacağız; yoksa yaptığımız haksızlıklarla mı hatırlanacağız?
Bu dünya kimseye kalmadı, kimseye de kalmayacak. İnsan yanında makamını, servetini ve yetkisini götüremez. Hz. Ömer’in adaletinden çıkaracağımız ders, yalnızca onu övmek değil, temsil ettiği değerleri hayatımıza taşımaktır. Adaleti sözde bırakmamak, dürüstlüğü önce kendimizde yaşatmak ve bize emanet edileni korumaktır.
Cenab-ı Allah bizleri kul hakkından, haksız kazançtan, rüşvetten, yolsuzluktan ve emanete ihanetten muhafaza eylesin. Makam sahiplerine adalet, yetki kullananlara vicdan, hepimize dürüstlük ve sorumluluk bilinci nasip etsin.
Ne oldum demeyelim, ne olacağımızı düşünelim. Nasıl anılmak istiyorsak öyle yaşayalım. Çünkü insanın en büyük mirası, geride bıraktığı güzel isim ve vicdanlarda yaşattığı dürüstlüğüdür.