Hayat insana çok şey öğretir. Ama bazı gerçekler vardır ki ne kitaplarda yazar ne de okul sıralarında öğrenilir. Onları ancak yaşayarak, insanları yakından tanıyarak öğrenirsiniz.
“Padişaha sormuşlar:
'Kaç dostun var?” diye.
Padişah tebessüm ederek cevap vermiş:
“O, tahttan inince belli olur.” demiş."
Bu sözün tarihî bir vaka olup olmaması önemli değildir. Çünkü hayatın içindeki gerçeği anlatmaya yeter.
İnsan, makamdayken kalabalıkların ortasında yürüdüğünü zanneder. Telefonu susmaz, kapısı kapanmaz, selam veren eksik olmaz. Herkes hâl hatır sorar, herkes "yanındayız" der. Oysa çoğu zaman o kalabalık, insanın etrafında değil; makamın etrafındadır.
Yazarın Kalemi Boşuna Oynamaz
Bir yazar kalemini eline aldığında, satırları rastgele doldurmaz. Her cümlenin bir hikâyesi, her kelimenin bir yükü, her yazının bir yazılma sebebi vardır.
Bazen yaşanmış bir olayın tanığıdır, bazen sessizlerin sesi, bazen de geleceğe bırakılan bir not...
Yazar, her gördüğünü o gün söylemez. Kimi zaman sabreder, bekler; olayların olgunlaşmasını, hakikatin ortaya çıkmasını ister. Çünkü bilir ki sözü zamanında söylemek, sözün tesirini artırır.
Atalarımızın dediği gibi, "Taşı gediğine koymak" işte budur.
Yazar, öfkesinin değil aklının peşinden gider. Kalemini hakikati anlatmak için kullanır. Günü geldiğinde bir cümle kurar; o cümle bazen sayfalar dolusu sözden daha güçlü olur.
Çünkü zamanında söylenen doğru söz, en ağır taş kadar yerini bulur.
Kalem, sadece mürekkep taşımaz; hafızayı, vicdanı ve sorumluluğu da taşır.
Bu yüzden gerçek yazar, susmasını da konuşmasını da bilir. Ve vakti geldiğinde kalemini konuşturur; ne eksik ne fazla...
Taşı tam gediğine koyar.
Ben de bunu hayatın içinden öğrenenlerden biriyim.
Yıllardır siyasetin içinde bulunan biri olarak, özellikle 2019-2024 yılları arasında Belediye Meclis Üyesi olarak görev yaptığım dönemde insanların makamla, güçle ve imkânlarla olan ilişkilerini yakından görme fırsatı buldum.
Görevde olduğumuz o günlerde telefonumuz hiç susmazdı.
Gün içinde defalarca çalardı.
Kimi bir işini danışır, kimi bir ricada bulunur, kimi de sadece "Bir uğrayayım." derdi.
Kapımız da gönlümüz de herkese açıktı.
Elbette herkesi dinledik. Kimseyi geri çevirmemeye çalıştık. Ancak bir cümleden de hiç vazgeçmedik:
"Kanunların izin verdiği her şey yapılır; kanunların izin vermediği hiçbir şey yapılamaz."
İşte tam da o cümle, samimiyetle menfaati birbirinden ayıran ince çizgiydi.
Ne gariptir ki görev süresi bitince bazı telefonlar da sustu.
Bir zamanlar günde on kez arayanların bir kısmı, bugün biz sadece "Nasılsın?" demek için aradığımızda bile telefonu açmaya vakit bulamıyor.
Demek ki meşgul olan onlar değilmiş...
Meşgul olan, onların menfaat hesaplarıymış.
Siyasetin en ilginç yanı da budur.
Seçim zamanı herkes sizi akrabası ilan eder.
Görevdeyken herkes çocukluk arkadaşı olur.
Makamınız varsa omzunuza kol atan çoktur.
Makamınız yoksa selam vermeyi bile unutanlar çıkar.
Bazıları sizi değil, oturduğunuz koltuğu sever.
Koltuk kalkınca sevgileri de buhar olup uçar.
İşte bunun adına dostluk değil, çıkar ortaklığı denir.
Gerçek dost ise bambaşkadır.
O, sizin kartvizitinizi değil karakterinizi sever.
Masanızı değil mücadelenizi...
Arabanızı değil alın terinizi...
Makamınızı değil şahsiyetinizi... Sever.
Çünkü dostluk hesap işi değildir. Gönül işidir.
Bugün geriye dönüp baktığımda hiçbir kırgınlığım yok.
Çünkü siyaset bana sadece hizmet etmeyi öğretmedi.
İnsan tanımayı da öğretti.
Kimlerin dost, kimlerin yol arkadaşı, kimlerin ise sadece menfaat yolcusu olduğunu gösterdi.
Çünkü makam, insanın etrafında görünmez bir mıknatıs oluşturur.
O mıknatıs çekildiğinde demirin altın olmadığı da ortaya çıkar.
Hayatın en büyük zenginliği, kalabalık sofralar değil; samimi gönüllerdir.
Telefon rehberindeki yüzlerce isim değil; ihtiyaç duyduğunuzda "Ben buradayım." diyen birkaç güzel insandır.
Makamlar geçicidir.
Siyaset geçicidir.
Şöhret de alkış da geçicidir.
Geriye ise sadece insanlığınız ve dostluklarınız kalır.
Belki de bu yüzden padişahın cevabı bugün de hâlâ anlamını koruyor:
Tahttayken herkes dost görünür. Tahttan inince ise gerçek dostlar ortaya çıkar.
Ve yılların bana öğrettiği en kıymetli hakikat şudur:
Bazıları insanı değil, insanın bulunduğu makamı sever.