Bu haftaki köşe yazımı, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde söz ettiği gibi dağlarından yağ, ovalarından bal akan, Dünya’nın en büyük kuru incir üretimi ve Türkiye’nin en büyük zeytin üretimi yapılan bereketli toprakları ve uzun yaşam şehri Nazilli’den kaleme alıyorum.

Bu bereketli toprakları 2024-2025 ve 2026 yıllarında kızım ve damadımı ziyarete, sevgili torunlarımı ise sevmeye ve özlem gidermeye geldiklerimde öğrendim.

46 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nu yöneten ve en geniş sınırlara ulaştıran Kanuni Sultan Süleyman'ın vefatı öncesinde, dünyevi gücün geçiciliğini ve ölüm karşısında herkesin eşit olduğunu vurgulayan ve hepimizin bildiği tarihi bir deyimi vardır.
"Ben ölünce bir elimi tabutumun dışına atın. İnsanlar görsünler ki padişah olan Süleyman bu dünyadan eli boş gitmiştir.”
Bu dünyadan eli boş gitmek deyimi, bize hangi makam, mevkide olunsa bile, çok zenginliğe sahip olunsa bile ölüm anında maddi hiçbir şeyin (mülk, taht, para) götürülemeyeceğini ifade eden, hayatın geçiciliğini ve eşitliğini vurgulayan bir deyimdir.

Yazının giriş bölümünü bitirdikten sonra gelelim esas konumuza.
Biz insanlar, genellikle arkamızda iyi bir intiba bırakarak, güven veren, sözüne sadık, dürüst, yardımsever ve merhametli biri olarak anılmak isteriz.
Rahmet, mağfiret ve bereket ayı olan mübarek Ramazan-ı Şerif ayında olmamız münasebetiyle infak, zekât ve fitre ibadetleriyle toplumsal dayanışma, kardeşlik ve paylaşmanın zirve yaptığı, yoksulların gözetildiği, Ramazan'ın bereketini artırdığı için bende,
“Âcizane karınca kararınca" bu haftaki köşe yazımı bu konuya ayırdım.
Bu ayda yardımlaşmadan dolayı manevi atmosfer güçlenir ve toplumsal bağlar kuvvetlenir. Ramazan ayının ruhuna uygun olarak ihtiyaç sahiplerine, dul, yetim ve muhtaç ailelere yardım eli uzatanlardan Allah (c.c) razı olsun. Bu mübarek ayda yapılan erzak yardımı, fitre, zekât ve iftar organizasyonları toplumsal dayanışmayı, kardeşliği ve bereketi güçlendirerek birlik ve beraberlik duygularını artırır.
İftarın asıl amacına ise gösterişten kaçınıp, şova dönüştürmeden, sosyal medya mecralarında paylaşım yapmadan, ihtiyaç sahiplerini gözeterek maneviyata odaklanarak israftan kaçınarak ulaşmış oluruz.
Yazımın başlığında da ifade ettiğim üzere;
Hz. Ömer (r.a) de "Hakka göre hüküm vermek" anlayışını devlet yönetiminde en üst seviyede uyguladığı için, adaleti ve hakkaniyeti temsil eden bir sembol “Ömer'in adaleti” olarak anılmaktadır. Adalet, dürüstlük, yöneticilik denilince ve aradan 1400 yıl geçmesine rağmen hala ilk akla gelen Hz. Ömer (r.a) dır. Buda ilahi adaleti esas alması, korkusuzca uygulaması ve "Adalet mülkün temelidir" anlayışını şahsında yaşatmasından kaynaklanır.
Peygamber efendimiz, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sahabesi, İslâm Devleti'nin Ebû Bekir'den sonraki ikinci halifesi Hulefâ-i Râşidîn’den (Dört Halife) ve Aşere-i mübeşşereden (Cennetle müjdelenen on kişiden biri) olan. Ehl-i Sünnet, Ömer bin Hattab, zaman zaman da Ömer'ul-Farûk olarak anılan Hz.Ömer (r.a) den iki kıssa anlatarak devam edeceğim.
Hz. Ömer (r.a.), halifeliği döneminde bir gece Medine civarında dolaşırken bir çadır görür. Çadırda çocukların ağladığını, annelerinin ise tencerede bir şeyler kaynattığını fark eder. Kadın çocukları oyalamak için tencereye taş koymuş ve "birazdan yemek pişecek" diyerek onları avutmaya çalışmaktadır.
Hz. Ömer, durumu öğrenince derhal Beytülmal'e (devlet hazinesi) gider, sırtında un ve yağ çuvalları taşıyarak çadıra döner. Kendi elleriyle yemek pişirip çocukları doyurur. Kadın, halifeden habersiz olduğu için ona "Ömer'in yerine sen halife olmalıydın" der. Hz. Ömer'in cevabı adaletin timsali olmuştur: "Kıyamet günü benim yerimde olsaydın, onların durumunu o zaman anlardın."
Hz. Ömer’in halife olduğu dönemde gece odasında çalışırken sahabeden biri ziyaretine gelir ve selam verir. Sahabenin selamı alınmamış, yüzüne bile bakılmamıştır. Sahabe bir kenara oturur. Hz. Ömer (r.a) işiyle meşguldür. Sahabe bekler. Hz. Ömer (r.a) çalışmaya devam eder. İş biter. Hz. Ömer (r.a) mumu söndürür. Bir başka mumu yakar. O anda selamını alır. Konuşmaya başlar. Sahabe sorar: “Ya Ömer, niçin hemen selamımı almadın ve niçin bir mumu söndürüp diğer mumu yaktın ve ondan sonra benimle konuşmaya başladın?”
Hz. Ömer (r.a): “Evvelki mum devletin hazinesinden alınmıştı. O yanarken özel işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mesul olurdum. Seninle devlet işi konuşmayacağımız için kendi cebimden almış olduğum mumu yaktım, ondan sonra seninle meşgul olmaya başladım.” Devlete ait bir malı, eşyayı veya parayı zimmete geçirmek haramdır. İnsanların malını çalmak nasıl haram ise devlet malını çalmak da haramdır. Devlet kurumlarının her kademesinde çalışanlar veya devletle iş yapanlar, devlet malının bir emanet olduğunu bilmeli, bu malı kullanırken kendi malından daha titiz davranmalıdır.
Sonuç olarak;
İki seçeneğimiz var, ya hayra vesile olacağız, ya da şerre.
Hiçbir kimse bu dünyadan ahirete bir şey götürmüyor.
Arkanızda ne bırakmak istiyorsanız, nasıl anılmak istiyorsanız öyle yaşayın.
Cenab-ı Allah bizlere de Hz. Ömer’in adalet duygusunu nasip eylesin.